Dergi Detay

Dergi Resmi

Dil ve Edebiyat (141. Sayı)

Dergi Ücretsizdir

FARABÎ YILI VE DÜŞÜNMEYE ÇAĞRI
Üzeyir İlbak

"Erdemlerin en büyüğü ilimdir." Farabî
UNESCO 2020 yılını İslâm felsefesinin felsefî temellerini metot,
terminoloji ve problemler ekseninde temellendiren Farabî yılı ilan
etti. Bu ilginin sebebini merak edenler İslam Ansiklopedisi’nin Farabî
maddesine bir göz atmalıdır. Türkistanlı bu düşünce adamının
insanlık düşünce tarihinin yeniden yorumlanmasına ve anlaşılmasına
katkılarına vâkıf olduktan sonra eserlerini okumaya ve anlamaya çalışmalarını
öneririz. Çünkü Farabî bugün çok azı elimizde olan ahlâk, sanat,
musıki, mantık, siyaset, dil, ilim/bilim ve metafizik alanlarında eserler vermiştir.
Osmanlı medrese çevrelerinin görmezden geldiği filozofun eserleri
tarih boyunca Kıta Avrupası’nda itibar gördü. Müslüman dünyada Kindi'nin
başlattığı Meşşaî felsefî hareketinin sistematiğini kurarak kendi inanç
ve kültürünün temelini oluşturdu. Ulûhiyet, nübüvvet ve mead akidesinin
yanı sıra Eflatun ve Yeni Eflatunculuk'tan yararlanarak ve Antik felsefenin
bazı unsurlarını dönüştürerek eklektik bir sistem kuran Farabî, kazandığı
ve hakkettiği şöhretten dolayı Aristo'ya nispet edilerek "Muallim-i Sanî/
Hace-i Sâni" unvanıyla anılmıştır. Farabî'nin eserleri Aristo düşüncesinin
yeniden anlaşılmasında merkezi öneme haizdir. Tespit kimileri tarafından
abartılı bulunabilir ama Ortaçağ’da felsefenin yeniden yükselişini sağlayan
en önemli isimlerdendir.
Selçuklu ve Osmanlı Kindî, Farabî, İbn Rüşt ve er-Razî’nin eserlerini
onların Antik felsefeyi okuyup dönüştürdükleri yöntemle okusa ve üzerine
çalışmalar yapsaydı bilim ve felsefede, düşüncede Avrupa’nın gerisine düşmeyebilirdik.
Sürekli sorgulayan ve yenilenen, yaşadığı çağın problemlerini
bin yıl önceki içtihatlara uydurma çabası yerine; ortaya çıkan sorunu temel
akideyi tahrip etmeden çözen dinamik bir nesil yetişirdi. İlimler, dinî ilimler
ve din dışı ilimler diye ayrılmaz, ilim olarak okutulurdu. Zihni deformasyona
uğramış melez kimlikli, iki yüzlü aklı kirada dindar mürit yerine Müslüman
ve mümin insanlar yetişirdi. Devlet kurumlarına yöneticileri dinî inançlar,
cemaat ve kimlikler üzerinden kurdukları aidiyetlerle görevlendirilme yerine;
liyakat, emanet-ehliyet ve adalet üzerinden kurulan aidiyetlerle atanırlardı.
Yetkin ve adil insanların hizmet ürettiği devlet, erdemli ve adil
bir devlet olarak yükselir ve toplum ahlaklı, şeffaf, saygın … bir toplum
olurdu. Temel insani nitelikleri göz ardı edilmiş liyakat, emanet ve ehliyetten
mahrum devlet adamlarının yönettiği bir dünyada çalınmış sorularla
öne geçmiş aklı kirada, cahil, niteliksiz hizmet üreten, amirine yalaka–alt
kadrosuna zalim, erdemsiz insanların yönettiği devlet yönetimiyle insanlık
huzursuz ve mutsuz olmayı sürdürüyor. Gecikmeden eğitim ve düşünce
sistemimizi Farabî, Maturidî ve İmamı Azâm’ın sorgulayan, kıyas yapan ve
aklı kullanan sistemine taşımak gerek. Onların istidlal yöntemlerini yeni
nesle öğreterek ve bu üçlünün metotlarıyla bin yıl önce dondurulan düşünce
ikliminin kapısını açıp; kutsanan ve yüceltilen kiralık aklı, mesihçi
geleneği, ruhban dindarlığı hayatımızdan çıkarabiliriz.
Eserleri Cumhuriyet Dönemi'nde Şark Klasikleri arasında ilk defa Türkçe
yayımlanan el-Medinetül Fazıla ile Farabî’yle tanıştık. Daha sonra Farabi'nin
şehir ve şehirlerin yönetimi ile eğitim sistemi hakkındaki düşüncelerine
dair akademik çalışmalar yapıldı.
Geçtiğimiz yıllarda YÖK, yüksek öğretim değişim programı Erasmus’a
alternatif olması maksadıyla Farabî Değişim Programı’nı Türkiye’deki üniversiteler
arasında yürürlüğe koymuş; ancak her konuda olduğu gibi bu da
bir seremoniye indirgenerek verimsiz hâle getirilmiştir. Farabî Yılı münasebetiyle
program, öncelikle Türkçe konuşan toplulukların üniversitelerinde,
ardından da İslam coğrafyasındaki üniversiteler arası bir değişim ve
uygulama programı olarak hayata geçirilebilir. Bu programın sosyal bilim
disiplinlerinin ağırlıklı uygulanmasının sağlayacağı fayda ve yetişecek nitelikli
insan varlığı, gönül coğrafyamız ve medeniyetimizin geleceği için
heyecan verici olacaktır.
Müslümanlar dondurulmuş bir bilgi yüküyle, yaşadığı zamanı bilme ve
görüp anlama arasındaki tamamlayıcı ilişkiyi kavramaktan her geçen gün
uzaklaşıyor. Derler ki öncü filozoflardan biri ile bir Sûfî (kaynak İbni Sina
ile Hâce Abdullah el-Ensarî’yi zikreder) arasında yapılan bir görüşmeden
sonra insanlar birbirleri hakkında ne düşündüklerini sûfî ve filozofa sorar.
Sûfî, filozof için, “O benim gördüğüm şeyi biliyor” der; filozof da sûfî için
“O benim bildiğim şeyi görüyor” der. Meseleyi buraya indirgemeden bilme
ve anlamanın gerekliliğinden yana tavır almak ve düşünmek üzerine düşünmek
gerek. Hatta bilmek ile görmek, kanıtlamak ile göstermek, söylemek
ile susmak arasındaki ilişki üzerine de biraz felsefe yapmak için bilmeye
ihtiyaç var. Doğru bilme ve epistemik tasnif arasındaki ilişki geçmişte
olduğu gibi bugün de felsefenin temel meselelerinden biri olmaya devam
ediyor. Çözüm için tevarüs eden felsefî mirasımıza yönelmek vaktindeyiz.
***
Farabî yazıları konusunda bizden desteğini esirgemeyen akademisyen
yazarlara teşekkür ederiz. Ayrıca telefonla görüşerek desteğini aldığımız
ve rahatsızlığından dolayı yazısında gerekli düzeltmeleri yapmamızı tensip
eden Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar hocaya acil şifalar dileriz. Dergi kapağı
için yaptığı illüstrasyonla bizi destekleyen Hakan Hadi Kadıoğlu'na ayrıca
müşekkiriz.
Dünyada yaşanan ve hayatlarımızı kısıtlayan salgın günlerinin en kısa
zamanda sona ermesi ve insanlığın yeniden güvenle nefes alması temennisiyle
esenlikler diliyoruz.