Dergi Detay

Dergi Resmi

Dil ve Edebiyat (165. Sayı)

Dergi Ücretsizdir

MALAZGİRT'LE KOCATEPE ARASINDA
Üzeyir İlbak

Anadolu'da iki büyük kapı arası iniş çıkışlarıyla aynı yöne akan
sağlam bir aidiyet ve büyük bir tarihi miras var. Erciş'ten Malazgirt
ovasına inen ve İslam medeniyet birikimini Anadolu'ya
taşıyarak bu mirası sekiz yüz elli yıl burada büyüten büyük yürüyüşün cesur
mimarlarının torunları, Malazgirt'te bozguna uğrattıklarının torunlarıyla
Kocatepe'de yeniden yüzleşmek zorunda kaldılar. Emperyalistlerin büyük
askeri varlığına güvenerek Anadolu'yu işgal etmeye geldiklerinde Malazgirt
bozgununda sayıları yüz bini bulan bir orduyla kaybettiklerini unutmuşlardı.
Çanakkale'de bir avuç kahramandan yedikleri tokat da unutulmuş,
İstanbul önlerine demirledikleri gemilerin Bizans zincirleri kadar bile
dayanıklı olmadıklarının farkında da değillerdi. Tarih yapan zaman, tarihi
ibret alınsın diye not etse de ibret almamak insanın büyük yanılgısıydı.
Tarih, Kocatepe'den İzmir'e yeniden büyük bir destan yazıyordu. Coğrafya
üzerinde yaşayan insanların hasbi duygularını ve millet olma şuurunu yine,
yeniden koruyacak insanlara emanet etmiş ve Anadolu kendisi kalmıştı.
Türkiye, yeni Cumhuriyet yüzyılını Malazgirt – Dumlupınar - Kocatepe
ruh ikliminde inşa etme zamanına erişmiştir. Büyük Taarruz’un 100.
yılına eriştiğimiz ve bir yıl sonra Cumhuriyet'in ikinci yüzyılına bir kala bizi
inşa eden medeniyet ve kültür iklimi ile yeniden barışmak ve Türkiyeli olarak
bir ortak vatan fikri üzerinde mutabık kalmak zorundayız. Türk, Kürt,
Laz, Çerkez, Arap; Egeli, Trakyalı, Doğulu, Karadenizli ve Güneyli olmakta
ısrar edersek ve yeni bir ortak yaşama iklimi inşa edemezsek her birimiz
başta kendimiz ve etnik aidiyet - cemaat grupları olmak üzere ülkemize zarar
vermeye devam ederiz. Kim adına olursa olsun Türkiye'de etnik aidiyet
ile ilişkili tüm unsurları Türkiyelilik şuurunda bütünleştirmeye ihtiyaç vardır.
İktidar çevrelerinin 15 Temmuz sonrası maruz kaldığı ihanet neticesinde
kültürel kimlik ve siyaset paradigmasınını değiştirme çabası, siyasi hayata
dahil olduğu dönemde kendilerini destekleyen farklı etnik aidiyetlere
mensup seçmenlerin bir kısmının uzaklaşmasına sebep olmuştur. Türkiye;
bölgesel, etnik ve güvenlikçi siyasetten uzaklaşarak Türkiyeli bir siyaset
zeminine yönelmeli ve kardeşlik türkülerinin sesini yeniden yükseltmelidir.
Malazgirt ve Dumlupınar bu vetireden hayata dâhil edilmeli; bu iki
tarihi gerçeklik Hakkâri ve Edirne'de tek ses olarak seslendirilmelidir. Malazgirt
ve Dumlupınar'da bu coğrafyanın tüm dini - etnik kimliklerine mensup
insanlar aynı ideal uğruna savaştılar ve şehit oldular. Çanakkale ve Dumlupı-
nar'da Bosna'dan, Diyarbakır'dan, Erzurum ve
Trabzon'dan, Giresun, Hatay ve Gümülcine'den
genç fedailer vardı. Onlara minnet ve vefa borcumuzu
ödemek için onların hiçbirini etnik ve
dini kimliklerinden ötürü ötekileştirmeye hakkımız
olmadığını düşünenlerdenim.
Bu iki büyük mücadelenin yıldönümünde
üç asırdır koptuğumuz, koparıldığımız büyük
medeniyetin izlerine yeniden bakmak ve
o kadim izleri örten ihanet perdelerini aralamak,
tarih ve medeniyetimiz, geleneğimiz,
kültür ve medeniyetimizle yeniden buluşmak
zorundayız. Bu yolculukta göz ardı etmememiz
gereken temel fikir: bu günün tarih, tarihin
tarih diye tarif ettiğinin aslında bu gün
olduğunu kabul etmektir.
Medeniyetin şah eserlerini, tarihi kayıtları,
kadim hayatın tutanaklarının dil aracılığı
ile bize ulaştığını ve tüm bu büyük mirasın
yeni tespit ve eklemelerle yine dil aracılığı ile
yarına aktarılacağını unutmamalıyız. Tevarüs
edeni ve yaşananları yarına İngilizce ya da
Farsça, Çince ile aktaramayacağız; bunun için
Türkçeye ihtiyacımız var. Ayrıca tarihin ihtişamlı
zamanlarından günümüze intikal eden
büyük mimari eserleri de bir anlatı sanatı olarak
bilmek ve yaşatmak sorumluluğundayız.
Tarih ve tarihi yapan ortak iradenin
şuuruyla Anadolu'yu merkez kabul edip doğuda
Orta Asya steplerine, İran üzerinden
Babür emaneti Tac Mahal'e Yemen ve Hicaz
Bölgesi üzerinden Mısır'a, Kuzey Afrika'yı boydan
boya geçerek Kurtuba'dan Elhamra Sarayı'na
uğrayıp "La ğalibe illallah / Allah işinde
galiptir" ayetinin mesajını idrakle Viyana
ve Belgrat'a selam verip Estergon Kalesi'nde
soluklanmak gerek. Biz gönül coğrafyasının
mimari dilini, musikisini, şiir ve edebiyatını
büyük bir merakla araştırmak, öğrenmek, anlamak
ve aktarmak zamanlarındayız. Bu şuur
ayrıştırıcı - ötekileştirici değil kucaklayıcı ve
birleştiricidir. Bu anlayış etnik kimlik ve etnik
milliyetçilik üzerinden dayatılan resmi anlayış
ve ulusalcılığın kaos dünyasından da uzaktır.
Bu yolculukta kültür ve medeniyeti bir hayat
tarzı, yaşama ve hissetme biçimi olarak içselleştirerek
yeni bir başlangıç yapacak, meraklı ve
mütecessis genç öncülere ve onlarla yürüyecek
on binlerce genç kadın ve erkeğe ihtiyaç var.
Tarih ve medeniyetimizi kuran edebiyatı,
tarihi, mimariyi, flora ve faonası ile anlatacak
evinde kaynayan ve Anadolu kokan tenceresinden
çıkanı komşusuyla paylaşan büyük ruhu yarına
aktaracak bir sese, şuura ve hisse ihtiyaç
var. Mehmet Akif'in "Kenâr-ı Dicle’de bir kurt
aşırsa bir koyunu, / Gelir de adl-i İlâhî sorar
Ömer’den onu!" hakikatinin şuuruyla "Fırat'ın
ve Dicle'nin kuzularını çakallara kaptırmayacak"
onları Asi, Meriç, Seyhan, Ceyhan, Kızılırmak
ve Yeşilırmak kuzularıyla kardeş bilecek
bir iradeye ihtiyaç var.
Bu coğrafyanın kültürel kodlarının derununa
vakıf olmadan bir gelecek inşa edemeyiz.
Tarih, medeniyet ve kültür; insan ve
mekânla ilişkili bir gerçekliktir. Onu kültür ve
medeniyet üzerinden anlamlandırmak için bilmenin
ötesinde bir idrake ihtiyaç var. Bu da
dil, kültür, medeniyet, edebiyat ve musikide
her birinin "derununa aşina olanın" gerçekleştirebileceği
bir şeydir.
Tarihin her anında iyilik ve hayırhah işler
için çaba harcayan, gerektiğinde gazi ve
şehit olan her bir ecdada rahmet ve minnetle.
Teşhircinin “Sapıklık” Retoriği
İmam Hatip Lisesinden yatılı öğrenci
olarak mezun oldum. Giyinme ahlakından
mahrum bir hatun mezun olduğum okuldan
mezun olanlara sapık demiş. Meraklısı için
sapık "Olması gerekenden, alışılmış ve doğru
kabul edilmiş yoldan ayrılmış olan; Şuursuzca
davranışları olan, kaçık, deli; Ahlâk
dışı hareketlerde bulunan ruh hastası kimse."
olarak tarif edilmiş sözlüklerde. Birinci
tanımdaki ifade ile toplumun genel ahlak kurallarına
göre şarkıcı hatun, kendisini tarif etmiş;
çünkü mensubu olduğu camia bu hatunu
teşhircilikle, yoldan çıkmakla ve sanatçıların
imajını bozmakla itham ediyor. İkinci tarif de
bu hatunun kişilik tarifine uyuyor; davranışlarında
istikrar ve şuurlu bir tercih gözlemlenmiyor.
Sapık kelimesinin üçüncü anlamında
hanımın imam hatipliler üzerinden kendisine
ayna tuttuğunu söylemekle yetinelim.
Asimilasyona maruz kalarak edindiği
melez kimlik sonucu aidiyet kodlarını yitirmiş
bir neslin acınası temsilcisi olarak öne çıkan
bu bar şarkıcısı ve türevlerini tutuklayarak
kahramanlaştırmaya, o ve benzerlerinden
muhalif üretmeye gerek yoktu. Sapıklıklarını
ve sapkınlıklarını örtmek için sayıklayan bu
ve benzeri sığ kültür mensubu "Cihangir Cemaati"
birikimleriyle derinliği olmayan "seni
imam taşısın" söylemine karşılık olarak "İmam
hatipte okumuş daha önce kendisi, sapıklığı
oradan geliyor." ifadesi sıradan bir gevezelik
olarak magazin sayfalarında bırakılabilirdi.
Türkiye'nin Cumhuriyet döneminin en kritik
seçim sürecine girdiği ve salgın sonrası sürüklendiği
ekonomik kriz ortamında ucuz kahramanlara
ve kahramanlıklara prim vermeye değmezdi.
Alkol tüketimini teşvik eden festivallere izin verilmemesi,
kimi sokak şarkıcılarının programlarının
yasaklanması gereksiz mağduriyetler üretme
algısı oluşturuyorsa bundan sakınmak gerek. Bir
televizyon kanalındaki deneyimli gazetecinin Gülşen’i
"aydın ve bilinçli bir muhalif olarak" tanımlaması,
utanılası bir durumdu.
Türkiye'de artık iğrenç espri yapanlar,
saçmalayanlar, söylediklerini fikri bir zemine
oturtamayanlar, din adına din-darlık retoriğine
sığınarak insanları ibadet ve amelleri üzerinden
ayrıştıranları hukuk yerine insanların
vicdani mahkumiyetine havale etmeliyiz. Bazılarının
toplumun adil sillesine ve toplumun
merhamet abidesi insanların kalplerinden
silinmesine fırsat verilirse mağdur edebiyatı
yaparak ahlaksızlıklarını meşrulaştırma imkanlarını
da ortadan kaldırmış oluruz.
Hukuk insanlarının yaptıkları hukuki olsa
da tutuklamanın gerekliliğine kişisel olarak
ikna olmadığımı söylemek isterim. Düşüşünü
teşhircilikle önlemeye çalışan bir pop okurunun
tutuklanması, fırsatçı sosyal medya cahil güruhuna
malzeme üretmiş ve algı mimarları bu
malzeme ile maksadını aşan söz bataklığında
birilerini boğma kampanyalarına başlamıştır.
Tutuklama, kifayetsiz ve genel ahlak kurallarından
mahrum birinden kahraman üretmekten
başka bir işe de yaramamıştır; ancak teşhircilik
ile ahlak aynı alanda barınmadığı için
kahramanlık uzun süreli bir unvan olarak bu
hatunun üzerinde kalmayacaktır. Sağda solda
Peygamberimize, Mustafa Kemal’e sövenler
ile Alevilere ve Aleviliğe hakaret edenleri de
aynı hukukilik garabeti bağlamında değerlendiriyorum.
Seküler topluluğun teşhirci popçuyu
“sanatçı” ilan ederek yüceltmesi ve seküler
hukukun “kullanıldığını” ihsas ederek iktidara
saldırma çabası, ilginç bir çelişki oluşturuyor.
Müslümanlar “hukuka uygun” ancak helal ve
ahlaki olmayan ile “hukuka uygun yanlış”ları
birbirinden ayırarak değerlendirmek zorundadır.
Bu hatunun tutuklanması hukuki; ancak adil
değil ve yanlıştır.
Muhafazakârlarla seküler toplum mensupları
elbirliğiyle transparan Gülşen’in teşhirciliğinden
kahraman çıkarmayı başardılar. Zira
muhafazakârımız da sekülerimiz de bir türlü
“meselenin ne olduğunu” anlamaya yanaşmıyor.
İmam Hatip liseleri milyonlarca insanın
mezun olduğu ve mezunlarının örgütlü olduğu
okullardır. Millî Eğitim Bakanlığı'nın kontrolünde
din öğretimi yapan bir kurumda “sapık
yetiştirildiği” iftirası ile “sanatkârlığını (!)” gündemde
tutmaya çalışan bu hatunu ademiyete/
yokluğa mahkûm etmek mümkünken; Türkiye’de
olup biten her olayı iktidar ile ilişkilendirerek
siyaset etmeyi, sosyal medyayı yalan dolan
ve iftira ile doldurulmuş bir saldırı silahına
dönüştüren kifayetsiz okur yazarlar nezdinde
onun “yaşam tarzı savunucusu” ve “kahraman”
ilan edilmesine neden olduk. Bir asırdır kendilerini
mağdur eden “hukuk” garabetini kalkan
olarak kullanmanın Müslümanlara yakışmadığını
söylemekle yetinelim.