Dergi Detay

Dergi Resmi

Dil ve Edebiyat (209. Sayı)

Dergi Ücreti : 240 ₺

Önceliğimiz Türkiye, gayemiz hakikat, sığınağımız kelimeler…

EKREM ERDEM

 

Dil ve Edebiyat dergimizin 208 sayılık köklü serüveni, kelimenin haysiyetini koruma kararlılığıyla, geçmişten getirdiği anlayış ve dikkatle yeni bir safhaya evriliyor. Arkamızda bıraktığımız devasa mirasın ağırlığını ve önümüzdeki çetin yolun sorumluluğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Her ay düzenli olarak elinize aldığınız bu dergi, sadece kâğıttan bir kale olmadı; 208 aydır fikrin, sanatın ve edebiyatın nöbetini tutan bir merkez, bir sığınak olma gayretinde yeni şeyler söylemenin sorumluluğunu taşıdı. Dergicilik, hele ki bizim anladığımız anlamda dergicilik, bir dil kurmak, bir istikamet göstermek, bir ruhu diri tutmaktır. Bu yüz den Dil ve Edebiyat, hiçbir zaman yalnızca bir dergi olmadı; bir mektep, bir ocak, bir sığınak vazifesi gördü. Dergimiz, 209. sayıya yeni bir kaptanla devam ediyor. Yakın geçmişte kültür insanı ve yazar Üzeyir İlbak, ardından şair ve edebiyat eleştirmeni Zafer Acar’ın genel yayın yönet menliğini üstlendiği Dil ve Edebiyat, bundan böyle şair, yazar ve kültür-sanat gazetecisi Özcan Ünlü ile yola devam edecek. 20’nin üzerinde eseri olan ve daha önce de dergimizde yayın yönetmeni olarak görev yapan Ünlü’ye görevinde başarılar diliyorum. Bu vesileyle, bugüne kadar dergiye emeği geçen herkese, derginin görünür ve görünmez kahramanlarına şükran borcumuzu ifade etmek isterim. 

***

Dergicilik, aslında zamana karşı bir direnç biçimidir. Günlük olanın, sathî olanın, hızla tüketilenin karşısında kalıcı olanı, derin olanı ve yarına kalması gerekeni savunmaktır. Her iyi dergi, kendi çağının gürültüsüne kapılmadan konuşabilme cesareti gösterebilmelidir. Bu yüzden Dil ve Edebiyat’ın 208 sayılık yürüyüşü, yayın sürekliliği ile birlikte bir fikrî istikrarın, bir estetik arayışın ve bir ahlâkî duruşun ifadesi olmuştur. 

***

Dünyaya bakalım: Bugün, yalnızca siyasî krizlerle boğuşmuyoruz. Hakikatin bizzat kendisinin aşındığı kırılma zamanlarıyla karşı karşıyayız. Dünya, sıradan siyasî krizlerin ötesinde, evanjelist-siyonist histeriyle bir bilim-kurgu korku filmine hapsedilmek isteniyor. Filistin’de on yıllardır bitmeyen ve son yıllarda Gazze’ye sıkıştırılan vahşet, sadece bir toprak kavgasının ötesinde, insanlığın tüm kutsallarının, kadîm değerlerinin ve vicdanının yok edilme provasıdır. Venezuela ile başlayan; ABD ve İsrail’in tek taraflı olarak İran’a saldırmasıyla tırmanan trajik ve gerilimli “savaş sınavı”, İslâm dünyasının içindeki derin sarsıntıları da gözlerimizin önüne serdi; seriyor. Türkiye, bu kaotik fırtınanın ortasında dik duruşun, hakikati haykırmanın ve vicdanın son kalesi olarak yükseliyor. Siyonist aklın, evanjelizmle el ele vererek hiçbir kutsala saygı duymadan dünyayı bir “aksiyon sahasına” çevirme çabasına karşı bizim en büyük silahımız dildir, şuurdur ve Türkiye merkezli bir bakış açısıdır. 

***

Hakikat yerini kurgulanmış sahnelere bırakıyor. Gazze’de aylarca süren ve hâlâ dinmeyen vahşeti bir savaş olarak nitelendirmek akıl ve vicdan dışılıktır. Bu küçücük kara parçasın da yaşananlar, insanlığın ortak vicdanına yöneltilmiş sistematik bir saldırıdır. İran, ABD ve İsrail hattında tırmanan gerilim ise, İslâm dünyasının hem dışarıdan kuşatıldığını hem de içeriden sarsıldığını gösteriyor. 

***

Bu tabloyu yalnızca jeopolitik bir denklem olarak okumak eksik kalır. Burada daha derin, daha ideolojik bir yönelim olduğunu bilmemiz gerekiyor: Evanjelist tahayyül ile siyonist stratejinin, dünyayı bir “kıyamet senaryosu”nun sahnesi gibi kurgulama arzusu. Bu arzunun en belirgin özelliği ise hiçbir kutsala, hiçbir değere saygı göstermemesi ve sınır tanımamasıdır. İşte tam da bu noktada, Türkiye’nin sergilediği duruşu sadece bir devlet politikası olarak algılamamalı ve tarihsel bir omurganın, medeniyet iddiasının ve vicdanın tezahürü olarak görmeliyiz. 

***

Biz de Dil ve Edebiyat dergisi olarak bu çerçevede konumlanıyoruz. Önceliğimiz çok açık ve nettir: Türkiye! Çünkü Türkiye, yalnızca bir coğrafya olmanın ötesinde daha derin bir an lam taşımaktadır. Bu anlamı korumanın yolu ise dilden geçer. Dilini kaybeden bir millet, yalnızca kelimelerini değil, hafızasını ve istikametini de kaybeder. Bu yüzden biz, kelimenin nöbetini tutmayı bir kültürel faaliyet olmanın ötesinde, bir varoluş meselesi olarak görüyoruz. Önceliğimiz Türkiye, gayemiz hakikat, sığınağımız ise kelimelerdir.

 

 

Editörden

ÖZCAN ÜNLÜ

 

Peşinen hoş bulduk… ‘Kovid’ öncesi Dil ve Edebiyat dergisinde sizlerle birlikte idik; yazılarımız, şiirlerimiz yayımlandı. Üzeyir İlbak’ın genel yayın yönetmenliğinde ve kıymetli şairimiz Zafer Acar’la birlikte yayın yönetmeni olarak önemli çalışmalara imza attık. Sonrasında pandemi devreye girdi; pek çok vatandaşımız gibi bizi de esir aldı ve arkasından hayat başka yerlere aktı. Aradan geçen uzun zamandan sonra tekrar aynı çatı altında, aynı dergi sayfalarında siz kıymetli okurlarımızla bir araya geldik; ne kadar şükretsek azdır. Geçen ayın kısa bir değerlendirmesi ile derginin yeni sayısı hakkında kısa bilgilendirme ler yapar isek… Hatırlarsınız; tarihçi ve yazar Prof. Dr. İlber Ortaylı (21 Mayıs 1947-13 Mart 2026) ha yatını kaybetmişti. Hemen ardından komplo teorisyeni Prof. Dr. Yalçın Küçük (1 Temmuz 1938-6 Nisan 2026) de... İlber Ortaylı, tarih bilgisini geniş kitlelere ulaştıran, bir anlamda geçmiş ile bugün arasında köprü kuran, zaman zaman sözleri ve yöntemiyle tartışılan bir isimdi. Arkasında büyük bir tarih külliyatı ve halka mal olmuş bir isim bırakarak göçtü. Yalçın Küçük’ün hayatı ise Türk entelektüel hayatının en paradoksal ve ironik sahnelerinden biriyle son buldu. Hayatı boyunca kibriyle, inançsızlığıyla ve mütehakkim duruşuyla kendine bir alan açan Küçük’ün, vasiyetinde “bana dinî tören yapmayın” demesine rağmen, tabutunda Türk bayrağı (Kıbrıs gazisi olduğu için) musalla taşında cenaze namazıyla son yolculuğuna uğur lanması, insanın kendi hakikatinden kaçışının ne kadar beyhûde bir çaba olduğunun trajik bir nişanesi olarak hafızalara kazındı. Bu ironi, toprağın sadeliği karşısında kibrin nasıl bir hiçliğe dönüştüğünün dersi niteliğinde idi… *** Türk edebiyatının ve düşünce dünyasının kendine has, eğilip bükülmeyen kalemlerinden biri olan Murat Kapkıner de 76 yıllık dünya sürgününü (1950-18 Nisan 2026) Konya’da tamamla yarak aramızdan ayrıldı. Kapkıner, bir şair ve yazar olmanın ötesinde aynı zamanda ressam ve müzisyen kimliğiyle sanatı bir bütün olarak sırtlamış çok yönlü bir isimdi. Hava astsubay lığından teknisyenliğe uzanan meslekî hayatından çok asıl izini edebiyatın derin sularında bıraktı. Onun kaleminden çıkanlar, sadece estetik bir kaygı değil, aynı zamanda bir inancın ve varoluş sancısının süzülmüş haliydi. “Kelime” ve “Varide” gibi dergilerle kendi mecrasını kuran Kapkıner, fikrî bir zeminin inşasında öncü oldu. Geçen yıl yayınlanan “Bütün Şiirler”i, yarım asırlık bir çabanın ve ruhun özeti gibi raflardaki yerini almıştı. “Yaşamak İstemem” adlı otobiyografisiyle okuruna iç dünyasının kapılarını ardına kadar açacak kadar cüretkêr ve samimiydi. Kapkıner’in şiirinde dile getirdiği “Ne ilk öldürülüşüm bu / Ne ilk yıkılışı evimin” dizeleri, aslında hayata karşı geliştirdiği o vakur ve mütevekkil duruşun bir yansımasıydı. Acıyı dahi bir asaletle karşılayan bu ses, artık kütüphanelerimizde ve hatıralarımızda yankılanmaya devam edecek. 

***

Türk tıp dünyasının saygın isimlerinden, edebiyat ve fikir hayatımızın beyefendi kişiliğiyle öne çıkmış temsilcilerinden Prof. Dr. Hüsrev Hatemi de kayıplar kervanına katıldı (12 Aralık 1938-2 Nisan 2026). Hatemi’nin vefatı bilim camiası kadar, Türk irfanı için de büyük bir kayıp oldu. Hem bir hekimin titizliğine hem de bir şairin hassas ruhuna sahip olan Hatemi, “münevver” sıfatının içini tam manasıyla dolduran nadir şahsiyetlerde biri idi. Sen çık ve salın, gün akşamlıdır Tükeniyor, yok oldu bile sevgi Yazılsın tarihi ve sezilsin Sonlanışı aşkın, artık o yok ki... Öyleyse gülüm, neye yarar bilim; Ezelden ölümün ettiği zulüm, Granit kayalara kazılsın. Umardık yüreğimizin yazıtları, Yâni o kayalar, bir de kanımız, Bir gün lâl olur Bedahşan’da... Hüsrev Hatemi, ardında sadece şifalı reçeteler kadar nezaketle, tarihle ve şiirle örülmüş entelektüel bir miras bıraktı. 

***

Ve bir güzel haber geldi geçen ayın son günlerinde: Bölgesel gelişmelere yoğunlaştığımız bir zaman diliminde Irak’ın Türkmen kenti Kerkük’te tarihi bir gelişme yaşandı. Irak Türkmen Cephesi lideri Muhammed Seman Ağa, İl Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda tarihi kentin yeni valisi seçildi. Böylece yaklaşık 100 yıl aradan sonra ilk kez bir Türkmen, Kerkük’te valilik görevine gelmiş oldu. Seçimden sonra bir açıklama yapan Ağa, bu gelişmenin Türkmenler açısından tarihi bir dönüm noktası olduğunu vurguladı: “Bir yıl önce verdiğimiz söz bugün gerçek leşti. Kerkük’te 100 yıllık bir özlemi sona erdiren tarihi bir sürece tanıklık ediyoruz. Bu sonuç Türkmen halkına hayırlı olsun.” 

***

İşte biz, Dil ve Edebiyat dergisi olarak bölgesinde ağır travmaların yaşandığı, trajik kayıpların olduğu bir gündemin ortasında, yüzümüzü kültür, sanat ve edebiyatla güldürmenin gayreti ile karşınızdayız. 209. sayımızda bir diriliş anına yeniden tanıklık etmek için İstanbul’u merkeze aldık. Çünkü İstanbul ve bu kutlu kentin fethi, sadece şehirlerden bir şehrin fethi olarak görülmemelidir. Bu şehir, bir medeniyetin kalbidir. Zamanın içinden süzülmüş bir anlamdır. İstanbul ve fetih dosyamızın merkezinde Yahya Kemal Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Mehmet Samsakçı ile yaptığımız söyleşi yer alıyor. Samsakçı okurlarımıza Yahya Kemal’in İstanbul’u ve onun gözünden büyük fethin nasıl göründüğünü anlatıyor. Araştırmacı, tarihçi ve yazar Dursun Gürlek’in bilinmeyen bir Fatih kitabı hak kındaki yazısı ile İstanbul kitaplığı ve “Fatihnâmeler” konusundaki bir inceleme de dosyayı tamamlıyor. Bu bağlamda, vefatının 43. yıldönümünde Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i de yeniden düşünmek, yeniden okumak, yeniden anlamak bir zaruret hâline geliyor. Üstad, yalnızca bir şair değildi; bir fikir mimarı, başta İstanbul’a dair olmak üzere bir medeniyet tasavvuru kurucu suydu. Bu sayımızda Kısakürek’in, bugüne kadar hiçbir yerde yayımlanmamış bir fotoğrafını okurlarımızla buluşturuyoruz. Aynı zamanda edebiyat araştırmacısı ve yazar Âlim Kahraman ve şair Şakir Kurtulmuş’un hatıraları ile günümüz çizgi sanatının büyük ismi Hasan Aycın’ın da bir Necip Fazıl Kısakürek portresini sizlere sunuyoruz. Aycın, hepimizin bildiği üzere, sadece ‘çizmiyor’, derin bir tefekkürle, söylenemeyeni sezdiriyor, görünmeyeni işaret eden bir çizgi dili ile farklı görmemizi sağlıyor. Biz de böylece aslında bir hatıranın yanında, bir fikri, bir ruhu yeniden görünür kılmayı amaçlıyoruz. 

***

Yeni yayın kurulu, yeni imzalar, yeni şiirler, dosya konuları ve yazılarla birlikte, Dil ve Edebiyat’ı yeniden bir “merkez dergi” kılma gayretimiz, bu sayıyla birlikte daha belirgin bir istikamet kazanacaktır. Çünkü biz, dergiciliği salt bir yayın faaliyeti olarak tasavvur etmiyor, bir medeniyet nöbeti olarak görüyoruz. Kelimenin değerinin düşürüldüğü, hakikatin geri çekildiği, yapay zekâ ve dijital dünyanın tahakkümüyle artan gürültüye rağmen “anlam”ın kaybolmaması için mücadele ediyoruz. Bundan sonra da bu kayboluşa razı olmayanların safında olmayı sürdüreceğiz. 

***

Bizlere yeniden bu kutlu görevi tevdi eden başta Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Genel Başkanı Ekrem Erdem nezdinde dernek yönetim kurulu üyeleri ile yeni dönemde dergilerimizin yayın danışmanlığı görevini deruhte edecek olan kültür insanı İrfan Çalışan’a ve hassaten, yıllardır kültürün, sanatın, edebiyatın gölgesinde bir hayat süren Cemal Özdemir’e şükranlarımızı sunuyoruz. 209. sayımıza yazıları, fotoğrafları, şiirleri, fikirleri ve dualarıyla destek veren herkese sonsuz teşekkürlerimizle… Her sayı, sözün izinde, Türkiye’nin kalbinde buluşmak dileğiyle; bismillâh.