HAZİRAN 2026 DERGİLERİNE GENEL BİR ...

HAZİRAN 2026 DERGİLERİNE GENEL BİR BAKIŞ-3

25/06/2026

OLAĞAN HİKÂYE’DE YENİ DÖNEM

Olağan Hikâye dergisi 35. sayısına yenilenen kadrosu ile giriş yaptı. Derginin kaptan koltuğunda artık Ali Güney var. İşinin ehli insanların samimiyeti yaptıkları işlere de sirayet edince ortaya çok güzel işler çıkıyor. Olağan Hikâye dergisi zaten günümüz edebiyatında önemli bir noktadaydı. Dergi bundan sonra da çıtayı daha yükseğe çıkaracak diye ümit ediyor, dergini yeni yayın kuruluna başarılar diliyorum.

 

YAZAR NİÇİN YAZDIĞINI BİLİR Mİ?

Mehmet Kahraman, yazmanın çoğu insan için bilinçli bir tercih değil, insanın içinden gelen güçlü bir ihtiyaç olduğunu anlatıyor. Yazının, insanın iç dünyasındaki boşluğu, huzursuzluğu ve varoluş arayışını dile getirme çabasına dönüştüğünü söylüyor. Pek çok yazarın yazmayı bir meslekten çok, hayatını anlamlandıran vazgeçilmez bir gereklilik olarak gördüğünü ifade ediyor.

“İnsanın en büyük yükü varoluşundan kaynaklanır, yazının çıkış noktası da bu varoluştur. İnsan kendi varlığından kaynaklanan gerekçelerle yazıyorsa bıkmadan devam ettirir çabasını. Yazmak sanıldığı kadar kolay olmadığı için ciddi bir güdülenmeye ihtiyacı vardır kişinin. Maddi beklentiler gerçekleşmediğinde motivasyon kaybına uğrar ve yazmayı bırakır. Oysa o içsel güç olduğu sürece asla pes etmez. Metnin yayımlanıp yayımlanması, çok okunup okunmaması umurunda olmaz; yapması gerekeni yapar. Yazmasa ya Yunus misali ölecektir ya da Sait Faik gibi deli olacaktır.”

 

EMİN GÜRDAMUR İLE SÖYLEŞİ

Dergide Emin Gürdamur ile yapılan bir söyleşi yer alıyor. Söyleşinin soruları Kuddusi Demir’den.

“Sözü kaybettiğimizde aslında distopyayı bile distopya olarak tanımlayamadığımız bir hiçliğe yuvarlanırız. Allah korusun. Korur da. Son tahlilde O’nun uçsuz bucaksız hükümranlığında oyunlar oynuyoruz. Sahipsiz değiliz. Yazının geri çekilip sesin kalması, bizi hikâyenin en başına götürür belki, bilemeyiz bunu. Bence şu konuda hemfikiriz: Bu hikâyenin sonu başından iyi gitmiyor. Öte yandan novellamda kelimeleri gömme eyleminin daha bireysel kasıt taşıdığını söyleyebilirim.”

“Aşk karanlıktır. Bizi onun karanlığı çeker. İki insan birbirini aydınlıkta tanır, sever ama eğer aşktan yani o dehşetengiz kalp tutulmasından söz ediyorsak düpedüz karanlığa dair konuşuyoruz demektir.”

 

DİJİTAL ÇAĞDA KAYIP HAFIZA VE ŞEFKAT EDEBİYATTAN VİDEO OYUNLARINA BİR EBEVEYNLİK OKUMASI

Dijital çağın edebiyata, okumaya, yazmaya dair notlarını büyük bir keyifle Ahmet Melih Karauğuz’un kaleminden okuyoruz. Konuya vâkıf bir isimden istifade etmek hem dergi için hem de bizler için büyük bir kazanç. Karauğuz dergide; “Dijital Çağda Kayıp Hafıza ve Şefkat Edebiyattan Video Oyunlarına Bir Ebeveynlik Okuması” isimli yazısıyla yer alıyor. Yazıda; dijital oyunların günümüzde yalnızca bir eğlence aracı olmadığını, insanların aile, aidiyet ve sevgi ihtiyaçlarını karşılamaya çalıştığı duygusal alanlara dönüştüğünü anlatıyor. Modern hayatın zayıflattığı insan ilişkilerinin, oyunlar aracılığıyla farklı biçimlerde yeniden kurulmaya çalışıldığını söylüyor. Teknolojinin, eksik kalan bağları ve hatıraları taşıyan yeni bir zemine dönüştüğünü ifade ediyor.

“Edebiyat, yarım asırdır bu çöküşü melankolik ve uyarıcı bir dille kayıt altına aldıysa video oyunu endüstrisi de bugün aynı çöküşün enkazı üstünde yeni bir psiko-sosyal barınak inşa etmektedir. Pragmata ve Resident Evil Requiem gibi yapımlar yazılım ürünleri ya da ticari kâr kapıları değildir. Çağdaş bireyin “ebeveynlik, hafıza aktarımı, aidiyet ve karşılıksız koruyuculuk” gibi en köklü ontolojik ihtiyaçlarını gidermeye yarayan duygusal protezlerdir.” 

 

OLAĞAN DIŞI SORULAR’DA ERHAN GENÇ VAR

Erhan Genç ile Olağan Dışı Sorular bölümünde bir söyleşi yapılmış. Öyküye, yazmaya dair kısa, sıcak, kuşatıcı bir söyleşi dergi okurlarını bekliyor.

“Sonradan anladım ki bizim dışarıdan takip ettiğimiz ve haklarında “bozulmuş” öyküler diye ileri geri konuştuğumuz öyküleri yazanlar aslında öykünün bozulmamış hâlini çok iyi bilen ve öyküyü bu sıkışmışlıktan kurtarmak ve bu anlamda birtakım denemelere girişen kalemlermiş.”

 

OLAĞAN HİKÂYE’DEN HİKÂYELER

Naime Erkovan- Basit Bir Tıraş Meselesi

“Tıraş makinesinin mırıltılı sesi doldurdu evi. Bana bu işi emanet etmekten hiç hoşlanmadığını biliyordum ama berbere gidecek kadar genç ve sağlıklı değildi artık. Berberin eve gelmesine ve “Borcumuz ne kadar?” diye sorduğumda her seferinde yeni bir rakamı gözümün önünde düşünmesine tahammül edecek kadar da ben sabırlı değildim artık.”

“Makası kullanmak daha kolay ve rahattı. Ne de olsa kaçıp başına buyruk davranamıyordu. Babam, bir kontrolör gibi elinde tuttuğu aynada eserimi kontrol ediyordu. Şurası, burası derken itiraz edecek bir yer kalmamıştı.”

Abdullah Kasay – Bir

“Kütüphanenin en üst katında, tavandan sarkan tozlu bir lambanın altında üç kişi oturuyordu. Masanın üzerinde tek bir kitap vardı: Ne başlığı okunabilen ne de yazarı bilinen bir kitap. Sayfaları sararmış, cildinin deri kaplaması çoktan aşınmıştı. Ama üçü de bu kitabı aramaya gelmişti buraya. Her biri farklı bir nedenle.”

“Leyla, otuz beş yaşında bir etnomüzikologdu. Anadolu’nun köylerini dolaşmış; ağıtlar derlemiş, türküler kaydetmişti. Ama onu asıl peşinden koşturan şey sayılardı. Üçler, yediler, kırklar… Her türküde, her masalda, her kutsalda karşısına çıkan bu sayıların ardında bir düzen olduğuna inanıyordu. “Evrenin bir şifresi var ve o şifre sayılarda gizli.” Bu kitabın, o kadim bilginin bir parçası olduğunu düşünüyordu.”

Müzeyyen Çelik Kesmegülü –Mümkün Bir Sabah

“Yirmi dakikadır doktorun kapısındaydı. Bu randevuyu on yedi gündür bekliyordu. Doktora neler söyleyeceğini kafasında yüzlerce kez prova etmişti. Tıpkı çocukluğundan şimdiki yaşına kadar, canını sıkan herkesle konuşma provaları yaptığı gibi. Hiçbiriyle konuşamamıştı o da ayrı mesele. Kafasında bitmek bilmeyen diyaloglar dönüp duruyordu.”

“Doktorla daha uzun ve derin meseleler konuşacağını düşünen İlke üç dakikanın sonunda odadan çıkmış, kafasında kuracağı yeni diyaloglar ve savaşlar için malzeme bulmuştu. Muayene süresi resmiyette on beş dakikaydı. Zaten beş dakikasını kafasını uzatan kadın işgal etmişti. Doktor da çocukluğuna falan inmeden ilacı dayamıştı. Bu kadar.”

Büşra Aslan – Har

“Hatice kadın elinin tersiyle alnının terini silerken diğeri ile vakti erişmiş karnını tutuyordu. Sabah beridir adam etmeye çalıştığı bahçeyi şöyle bir süzdü. Eskiden böyle miydi buralar? Rahmetli nenesi her yıl emek emek işlerdi bu bahçeyi. Yaprağı mis kokulu domatesler, zerdaliler, yer elması, salkımda üzümün hasreti ile kaldı.”

“Nihayet bahçedeki işler toparlanmıştı. Hele bir de şu yavan otları tutuştursa inekleri yemleyecek, altlarını çekecekti. Önceğine elini attı. Kibrit kutusunu çıkardı, çaktı kibriti attı. Ateş harlandı turuncu, kırmızı. Otlar yanarken ateşin çıtırtısında bir can havli vardı. Otlar kül olmuş, kıpırtı bir süre devam ettikten sonra durmuştu. Hatice kadın yaklaştı, baktı. Meğer otlar minik bir yılana yangın olmuştu. Yaprağını güz vurmuş dal gibi kalmış, derisi ateşten pulçumuş âdeta kömür olmuştu. İçi cız etti, karnımdaki yükümle bir hayvana sebep oldum diye.”

Esranur Kırbaş – Çarşı

“Konuştuklarımın ellerini düşündüm. Baş parmağı olmayan var mıydı? Yoktu. Ayaklar? Ayaklar da düzdü. Kartviziti burnuma götürdüm, enfiye kutusu gibi kokuyordu. Dilimde hâlâ içtiğim şerbetin karanfilli, güllü rayihası vardı. Deli de değildim demek henüz.”

“Çakır ağabey gözlerimin ta içine bakıyordu, ona bakmaya cesaret edemediğimden beyaz sakallı yaşlı adama döndüm. Kalbim gümbürdüyordu; dilim, zihnimin bilmediği saklı bir şeyi bilir gibi sor, diyordu bana. Üstünlük taslıyordu. Pusulayı onun eline verdim. Ne de olsa insan dediğinin daima kaybolan yanları vardır ve soracak bir şeyleri de.”

Vural Kaya- Yaşam Tüneli

Tren uzun bir tünele giriyordu.
Işığın ne zaman görüleceği hakkında hiçbir yolcunun bir tahmini yoktu.
Kör bir yolcu hariç.

Oğuzhan Çoban – Elma Şekeri

“Nefes alamamaya başladım. Göğsüm sıkışıyor, sesler ve kahkahalar kulağımı tırmalıyordu. Keşke ailem yanımda olsaydı. Keşke diğer çocuklar gibi ben de o sıraya girip onların bana elma şekeri almasını bekleseydim. O elma şekerini yerken onların heyecanlı yüzlerini, “Dikkat et, üstüne dökme,” diyen seslerini duyabilseydim. Ben tüm bunları düşünürken yorulmuştum. Renkler kaybolmuştu; o kırmızılar, beyazlar gözümde griye dönmüştü. Bunları daha fazla yaşamak istemiyordum.”

 

Kaynak: https://www.mustafaucurum.com/haziran-2026-dergilerine-genel-bir-bakis-3/

Galeri